Şimdi yükleniyor

YÜREK ÇIĞLIĞI

YÜREK ÇIĞLIĞI

Sıla’nın sancıları akşama doğru gittikçe artmaya başladı. Ablası Hafsa doğumun yaklaştığını sezmişti. Hafsa:” Yıldız; yavrum bir koşu Fatma Ebe ’ye git, teyzemin sancıları arttı bebe geliyor de.” Yıldız: “ Tamam ana.” dedi. Minik yüreğindeki sevinç çarpıntıları nefesini kesiyordu. Zihninde babasına ve amcasına dair olan endişeler içini daraltıyordu. ‘Neden bu saate kadar gelmediler acaba? Geç kalacak olsalar babam kesin haber verirdi.’ Zihnini kurcalayan sorularla Fatma Ebe’ nin evine vardı. Ahşap kapıyı birkaç kez tıklattı. Döşemelerden çıkan sesler Yıldız’ı ferahlattı. Fatma Ebe’: “ Yıldız, hayırdır kızım bu akşam vakti? Yıldız:” Fatma Ebe, anam çağırdı. Teyzemin sancıları arttı, bebe gelecekmiş.” Fatma Ebe: “ Ayy, hadi inşallah yavrum! Az evvel de halanın doğumundan geldim. Maşallah nur topu gibi bir kızı oldu. Haydi gidelim!” Yıldız ve Fatma Ebe eve vardıklarında Sıla sancılar yüzünden yarı baygın yatıyordu. Hafsa: “ Fatma Aba, gel gör bacımın halini kan revan içinde kaldı.” Fatma Ebe: “ Gönlünü ferah tut Hafsa. Bebeniz doğacak inşallah.”Tak tak tak. Dilek: “ Allah Allah! Kim bu saatte? Hayırdır inşallah!” Köyün delikanlılarından Ali ve Yavuz kapıdaydı. Ali: “ Dilek abla, kusura bakma bu saatte rahatsız ettik.” Dilek: “ Estağfurullah Ali. Hayırdır n’oldu?” Yavuz: Abla söylemeye dilimiz varmaz ama…” Dilek: “ Yavuz geveleme lafı! Korkutuyorsunuz beni.” Ali: “ Abla az evvel bir adam geldi. İzzet ağabeyi sordu. Tanıyor musunuz falan dedi. Ağabeyiğimizdir tanırız, hayırdır falan dedik. İzzet ağabeyi hastahaneye kaldırmışlar durumu iyimiş ama…” Dilek: “ Aması ne Ali, söylesene!” Ali: “ Ahmetle Faruk ağabeyi kurtaramamışlar. Vefat etmişler abla.” Dilek: “ Sen ne söylersin Ali? Nasıl olur? Ne olmuş onlara kaza mı yapmışlar?” Dilek yere yığılmıştı. Kardeşlerine hem ablalık hem de analık eden bu güçlü genç kızın da duyguları onu ele geçirmişti. Yıldız, dizinde kardeşi Aras’ın başı olanları masumane bakışlarla seyrediyordu. Nasıl berbat duygulardı bunlar. Öfke, korku, endişe… Hafsa ardına kadar açık kapıdan korkuyla içeri girdi. Hafsa: “ Dilek, Yıldız, Aras!” Dilek: “ Ana babamlar kaza yapmışlar. Babamı hastahaneye kaldırmışlar. Amcamla eniştem, ölmüşler ana.” Kara toprak sırayla her kulu alıyor içine. Genç yaşlı demeden herkes. İki insan daha göçtü bu dünyadan, geride iki dul hanım bir de ay yüzlü bir yetim. Herkes dağılmıştu. Sıla, Hafsa’ nıjn yardımıyla zar zor ayakta duruyordu. Sıla: “ Abla ben nasıl dayanacağım?” Hafsa: “ Etme eyleme bacım. Derdi veren Allah dermanını da verir. Ben varım enişten var. Üzme kendini artık. Kaderin önüne geçilmez, alnımızda ne yazılıysa o olur.” Sıla: “ Abla, bu ölen üçüncü bebem. Şimdi kocam da öldü. Benim yüreğim nasıl dayansın ha ben de can değil miyim?” Hafiften yağmur da çiselemeye başlamıştı. Issız, soğuk mezarlık. Nice anaların, babaların , evlatların feryadına seyirci mezarlık. Çamurlara bata çıka gelen, kucağında ay yüzlü yeti bebesi, yüreği buruk bir kadın… Hafsa: “ Ayşe! Bacım ne işin var senin hâlâ burada? İzzet seni eve bırakacaktı.” Ayşe: “ Ağabeyimi ben gönderdim Hafsa aba.” Ağlamaktan kan çanağı olmuş mavi gözlerini mezarın başında usulca ağlayan Sıla’ya çevirdi. Ayşe: “ Sıla, feryadı bırak. Eceli kim geciktirebilir ki?” Sıla: “ Anlamazsın Ayşe. Yüreğim yanar. Üç bebemi, kocamı kendi ellerimle toprağa verdim ben. Evlatlarıma bir kez bile süt veremedim. Ayşe: “ Sıla belki de beni sana Allah gönderdi. Kocam öldü, altı çocuğumla bir başıma kaldım. Kabul edeceksen ay yüzlü balamı sana vereyim. Ahtım olsun çıkıp da demem ben senin ananım, bunlar senin kardeşlerin. Bir daha arayıp sormamak ile…” Sıla’ nın dili tutulmuştu. Ayşe’ nın kucağındaki yetim bebeye baktı. ‘Öz evlâdı gibi bakabilir miydi? Sevgisini eksiksiz verebilir miydi?’ Sıla: “ Ayşe, sana söz yavruna öz evlâdımdan ayrı tutmayacağım. Babasızlığını ona asla hissettirmeyeceğim. Ama ne sen ne de çocukların bu konuda gelip tek laf etmeyeceksiniz.” Ayşe, dertli başını kederle salladı. Ay yüzlü bebe ağlamaya başlamıştı. Ayşe, besini öpüp kokusunu içine çekmişti. Bu an küçük yavrunun kaderini değiştiren andı. Sıla yavrusunu alıp doyasıya kokladı. Yüreği yavrusunun sevgisiyle dolup taşmıştı. Bu çocuk onun evlâdıydı, onun Kameri’ idi. Güneşli, güzel bir yaz günüydü. Poğaçalar, börekler, pastalar hazırlanmış; çaylar demlenmişti. İzzet: “ Hafsa! Nerde kaldınız ve yavrum?” Hafsa: “ Geldik, geldik.” Sıla: “ Ağabey, çocuklar gelmedi mi?” İzzet: “ Yok, baldız. Sizinle birlikte değiller miydi?” Sıla: “Yok ağabey. Sen gelene kadar bakkala gidelim dediler. Ah, geç kalmayın dediydim. Nerde bu çocuklar?” Hafsa: “ Gelirler şimdi bacım. Telaş etme.” Toprak yolda elinde erimiş bir çikolata, simsiyah saçları dağılmış, mavi gözlerinde gözyaşları ay yüzlü bir kız… Kamer: “ Ana, ana!” Sıla’nın yüreğini ferahlatan bu sesti işte. Üç yavrusunun ve hayat arkadaşının acısını unutturup onu hayata bağlayan ay yüzlü kızı Kamer. Kamer: “Ana, bakkaldaki çocuklar senin benim anam olmadığını dediler. Senin anan Bakkal Ayşe’dir dediler.” Sıla: “ Ağlama yavrum, ağlama! Onlar yalan demişler. Aldırma kızım onlara. Benim seni doğduğum gün Ayşe halanın da bir kızı oldu. Onun kızı öldü, milletin ağzına sakız oldu bu. Gevezelik etmişler. Ağlama bir daha tamam mı ay yüzlü Kamer’im.” Kamer: “ Canım anam, seni çok seviyorum.” Sıla: “ Ben de seni yavrum.” Sıla’nın geçmişi yakasını bırakmıyordu işte. Kendini bu yalana o kadar inandırmıştı ki böyle gevezeliklerle hayatlarının altüst olmasından çok korkuyordu. Kamer çocuktu; anlamadı, üzerinde çok durmadı bu olayın. Ama zihninde gittikçe büyüyen bir vesvese bıraktı bu anı. İleride yaşayacağı bir yüzleşme için küçük bir mesaj belki de bir hazırlıktı bu. Yurttaki odasının penceresinden Konya’nın verimli topraklarına bakıyordu ay yüzlü kız. Ne çabuk geçmişti beş yıl. Nasıl da alışmıştı buralara. Çok sevdiği memleketi Van’dan, anasından, sırdaşı Yıldız’dan ve daha nice sevdiklerinden nasıl ayrılmıştı? Gurbete de alışmıştı. İnsanoğlu işte her şeye çabucak alışıyor. Bu bozkır Kamer’e sevdiklerini daha çok hatırlatıyordu. Mavi gözlerinden birkaç damla özlem ve hasret akıyordu. Yüreği mi inciniyordu ne? Odanın kapısının gürültüyle açılmasıyla daldığı hayallerden uyanmıştı. Mavi gözlerini odaya heyecanla giren çılgın arkadaşı Feride’ ye çevirmişti. Gurbette ona Yıldız’ın yokluğunu hissettirmiyordu. Tezcanlı, şen şakrak Feride, Kamer için arkadaştan öte bir kardeş gibiydi. Kamer gözyaşlarını silip biraz toparladı kendini. Feride: “ Kamer, neden ağlıyorsun?” Kamer: “Ne ağlaması kız? Toz çıktı gözüme.” Feride: “Yeme beni Kamer. Sen boş yere ağlayacak kız değilsin. Söyle n’oldu?” Kamer: “Anamı, Yıldız’ı, memleketimin bozkırlarını özledim Feride.” Feride: “Ben de özledim Kamer. Annemi, babamı kardeşimi özledim. Ama ne demiştik ağlamak sızlamak yok. Üç ayımız kaldı, üniversite bitiyor, ailelerimize kavuşacağız. Kamer: “ Hem çok mutluyum hem de içim buruk be Feride. Aile hasretimiz bitecek sonra da dost hasreti başlayacak.” Feride: “Unutma Kamer, bizim dostluğumuz yüreğimizde hep yaşayacak hep diri kalacak. Kamer: “Biliyorum Feride.” Feride: “Bak yine dramaya bağladık, sana müthiş bir haber getirdim. Bugün yemekte mantı varmış hadi kalk! Kalmayacak bize.” İki yoldaş koşa koşa yemeğe indiler.Üniversite bahçesi cıvıl cıvıldı. Ellerine kepleri ve diplomalarıyla yüreklerinde hayata atılmanın verdiği korku, gençliğin heyecanı… Sıla’nın gözleri dolmuştu. Binbir zorluklarla emek verip büyüttüğü güzel kızının mezun olması onu çok etkilemişti. Kamer: “Canım annem, keşke babam da beni görebilseydi.” Sıla yüreğinin en derinlerine gömdüğü acıyı hâlâ hissediyordu. Sıla: “Cennette buluşacağız inşallah yavrum.” Kamer: “İnşallah anneciğim.”Mavi badanalı evin terasına gün batımının son ışıkları vuruyordu. Kamer ve Yıldız sahilden yeni gelmiş manzaraya karşı acı kahvelerini yudumluyorlardı. Her zaman birbirlerine abla kardeş, dost, sırdaş, yoldaş ve daha nicesi olmuşlardı. Aynı evde büyümüşlerdi. Aralarında ölümün bile ayıramayacağı bir bağ vardı. Kamer: “Yıldız; ben okulu arkadaşlarımı, Feride’yi çok özledim.” Yıldız: “Başka birilerini de özlemedin mi? Şöyle sarışın, yeşil gözlü, Konyalı bir delikanlı olabilir mesela.” Kamer: “Yıldız ne alakası var şu an?” Yıldız: “Ne yalan mı? Sevmiyor musun Nazım’ı o da seni seviyor. Özledin de anlarım ben.” Kamer: “ Evet, seviyorum Nazım’ı o da beni seviyor. Ayrıca çok özledim. Oldu mu? İçin rahatladı mı?” Yıldız: “Ha şöyle açık açık söyle hissettiklerini hem biz sırdaş değil miyiz? Ayy Kamer onu bunu boş ver de teyzemin haberi var mı Nazım’dan?” Kamer: “Ben de senle bunu konuşmak istiyordum.” Yıldız: “Yoksa teyzem hayır falan mı dedi? Kamer ya keşke en baştan söyleseydin teyzeme çocuk boş yere umutlanmazdı da.” Kamer: “Ne alakası var Yıldız? Lafı ağzıma tıktığın için konuşamıyorum. Yıldız! Annem gelsin istesinler dedi.” Yıldız ağzına aldığı bir yudum kahveyi Kamer’in masmavi elbisesine püskürttü. Kamer: “Yıldız! Ne yaptın? Bu elbiseyi Nazım almıştı.” Yıldız: “Kız boş ver şimdi elbiseyi falan. Düğünümüz var. Hem evlenince Nazım alır sana başka elbiseler.” Bu iki genç kızın keyfine diyecek yoktu. Hayatlarının baharında iki genç kız…Tak tak tak. “Kim o?” Emrah: “Benim ana, aç kapıyı!” Ayşe: “Hoş geldin oğlum.” Emrah: “Ana ben gidiyorum. Hem bacımı istemeye gelmişler hem de bizi çağırmazlar. Abisi, bacısı, anası olmadan kız istenir mi hiç?” Ayşe: “ Leş gibi kokuyorsun, yine mi içtin sen?” Emrah: “Ben içmeyeyim de kim içsin ana? Bacım bizi halası, kuzeni sanar. Dilek’in peşinde it oldum bir kere de dönüp bakmadı be. Hafsa aba da yaklaştırmaz evin yakınına. Offf off. Hadi ben gidiyorum, siz de gelin ardım sıra. Ayşe: “Nereye oğul? Delirdin mi sen? Kurbanın olayım bir delilik etme!” Emrah: “Yeter ana, nedir bizim çektiğimiz? Her gece sen kızın için ben de Dilek için ağlıyorum.”Mahalleden birkaç gencin yardımıyla Emrah’ın sakinleştirmişlerdi. Ayşe’nin korktuğu başına gelmişti. Emrah’ın uçarı hareketleri vardı ama bu kadarına nasıl cesaret edebilirdi? Evlatlarının her birini çocukluklarından beri çok tembihlemişti, onların bir kız kardeşleri yoktu. Ölmüştü kardeşleri. Gencecik bir kızın hayatını altüst etmeye hakları yoktu. Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Yetim yavrusunu Sıla’ya verdiği gün mıh gibi saplanmıştı hafızasına. Kamer’ in ona her seslenişinde ‘hala’ demesi Ayşe’nin gözyaşlarını yüreğine akıtmasına sebep oluyordu. Ne diyebilirdi ki? ‘Ben senin öz annenim’ demeye, alışılmışları bozmaya hakkı var mıydı? Bütün bir gece Ayşe’nin zihnini kurcalayan sorular onu bir karara ulaştırdı.“Siz Faruk kızı Kamer Saygın, hiç kimsenin baskısı ve etkisi altında kalmadan Nazım Gül’ü eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?” Şu ay yüzlü kızın hayatını değiştirecek sorulardan biri daha. Heyecanla çarpan yüreği, terlemiş avuçları, aşkla bakan mavi gözleri… “Evet!” Sıla’ nın gözlerinden akan birkaç damla yaş yılların acısının suyuydu. “Siz Ali oğlu Nazım Gül hiç kimsenin baskısı ve etkisi altında kalmadan Kamer Saygın’ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?” Konya’nın sarışın delikanlısı kalbini çalan bahtsıza aşkla bakıyordu. “Evet!” Salonda müthiş bir alkış tufanı koptu. Sıla’nın kalbi hızla çarpıyordu, avuçları alnı ter içindeydi. Sıtwyurqla: “Abla, ben bir kötü oldum, başım dönüyor , gözlerim karardı.” Hafsa: “Sıla, Sıla iyi misin bacım? Sıla aç gözlerini bacım! İzzet, İzzet yetiş! Sıla!” Yaşlılar sırayla gençler ara sıra herkes bu dünyadan göçüp gidiyordu. Gidenler sonsuz bir huzura kavuşurken kalanlar yüreklerine gömdükleri acıyla yaşamaya devam ediyorlardı. Kızı için yaşayan fedakar bir annenin mezarı; gözü yaşlı, gençliğinin baharında bir genç kızın acıları… Mezarlıkta başlayan büyülü bir masal yine aynı mezarın başında bitiyor. Ayşe: “Kamer!” Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş mavi gözler, uykusuzluktan morarmış göz altları. Kamer: “Hala, sen niye gitmedin?” Ayşe: “Gidemedim kızım, seni böyle harap halde nasıl bıraksaydım.” Kamer: “Hadi hala gel, ben bırakayım seni eve.” Ayşe: “Kamer, benim sana söylememem gerekenler var kızım.” Kamer: “Tamam, hala gel arabada konuşalım. Hava da soğuk, yağmur başlayacak şimdi.” Ayşe: “Hayır, kızım. En uygun yer ve zaman şimdi. Kamer, biliyorum dediklerime inanmak istemeyeceksin, kızacaksın, üzüleceksin belki de benden nefret edeceksin ama ben bu gerçeği daha fazla saklayamayacağım kızım. Kamer: “Be gerçeği hala? Ne demek istiyorsun?” Ayşe: “Kamer, ben senin gerçek annenim kızım. Seni bıraktığım için özür dilerim kızım, affet beni.” Kamer beyninden vurulmuş gibiydi. Olamazdı böyle bir şey. Onun annesi ölmüştü. Kamer: “Hayır yalan söylüyorsun. Benim doğduğum akşam sen de bir kız doğmuşsun, senin kızın ölmüş. Köyde yayılan aslı astarı olmayan bir dedikoduydu bu, çocukların beni üzmek için söylediği bir yalandı bu.” Kamer daha fazla dayanamadı yere yığılmıştı. Ayşe, Kamer’e sarılmış ikisi de ağlıyordu. Hafiften yağmur da çiseliyordu. Bu manzara çok tanıdıktı. Acı, öfke, hasret, pişmanlık, gözyaşı… Kendisini sarmalayan kadını ittirerek kan çanağı olmuş gözlerini nefretle Ayşe’ye çevirdi. Kamer: “Yirmi yedi yıl sonra mı aklına geldi annem olduğun? Ne diye bıraktın beni? Ha ne diye?” Ayşe: “Altı çocukla bir başıma kalmıştım. O kadar çocukla ne yaparım nasıl geçinirim diye kahroldum kızım. Çaresizdim, çok gençtim. Hata ettim kızım. Yirmi yedi yıldır bu yanlışımın vicdan azabını yaşıyorum kızım. Ben seni bir kere kaybettim bir daha kaybedemem.” Kamer: “Beş çocuğa bakabiliyordun da ben mi fazla geldim sana? Annem bana bir gün bile yetimliğimi hissettirmedi, öz evlâdı gibi bağrına bastı beni. Beni canından çok sevdi o. Anlattıklarının hepsi boş hepsi yalan. Benim annem şu mezarda yatan kadın. Benim annem Sıla. Anladın mı? Sen değilsin. Sen benim için herhangi bir yabancısın. Para derdiyle, geçim derdiyle, el alem ne der derdiyle kızını bırakıp sonra da hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam edebilen bir yalancısın sen.Ben Kamer, hem yetim hem de öksüz Kamer…

Share this content:

Yorum gönder