Şimdi yükleniyor

TOY MARANGOZ

“Hay Allah…” dedi “Nerde bu dükkan?”. Son iki saattir üzerinde takım elbise, yaz sıcağında, gün ortasında dolanıp duruyordu. “Daha arada derede bir yer bulamadınız mı dükkan açmaya?” diye çıkıştı kendi kendine. Bu otuzuna bir hafta evvel basmış delikanlının adı Süleyman idi. Namuslu, naif bir insandı. Şu zamana kadar kimseye asi davrandığı görülmemişti. Üniversiteyi bitirince derhal, kumaş imal eden bir firmaya pazarlamacı olarak girmiş, üstün gayreti ile üstlerinin takdirini kazanmıştı. Şimdi ise elinde telefon Fatih’te ufak bir terzi dükkanı arıyordu. “Sağa dönün.” dedi telefondaki harita uygulaması, o da sağa döndü. Kafasını kaldırdı ve az önce geçtiği pilavcı ile karşılaştı. “Sağa dönün.” diye ısrar etti ses. “Bu böyle olmayacak.” dedi Süleyman, kapattı telefonu. Hemen yandaki çay ocağında oturan yaşlıca adamlara selam verdi. “Amca” dedi “Falanca sokaktaki falanca terziyi arıyorum, ne taraftadır bilir misin?”. Adam, bu sıcakta takım elbise ile kan ter içinde kalmış Süleyman’ı şöyle bir süzdü. “Bak…” dedi “Buradan camiye kadar gideceksin oradan sola döndün mü bir yokuş var, dümdüz çıkacaksın sonra sağa döndün müydü tam karşında kalır.”. Süleyman adama teşekkür edip cami tarafına doğru yürümeye başladı.

Caminin önüne gelince durdu Süleyman, etrafına baktı, emin olamadı, tekrar baktı. “Yok canım.” dedi kendi kendine ve sola dönüp yola doğru ilerledi. Ücra bir sokakta denebilirdi buraya, ara mahallelerden bir sokaktı işte. Yürüdü Süleyman, kaldırımdan indi, araba yolunu geçti ve karşıya; amcanın tarif ettiği yola adımını attı. Kaldırıma çıkmadı, “Ara sokak burası araba geçmez…” diye düşündü. Yavaş adımlarla ilerledi. Kafası hep önünde yürürdü Süleyman, nedenini bilmezdi ama huyu bu idi. Fakat yürürken nedense kafasını kaldırdı ve şöyle bir yola baktı. Durdu. Sağa sola döndü. Tekrar geldiği yöne, camiye doğru döndü. “Bu yol…” dedi kendi kendine “Bu cadde… evim…”“Yavaş ol Süleyman…” dedi adam gülerek “Elini inciteceksin.”. Bekir Usta son yarım saattir küçük Süleyman’a çivi çakmasını öğretmeye çabalıyor ama ustalığının yanı sıra babalık duygusu ağır basıyor, ufaklık elini incitecek diye içten içe ödü patlıyordu. Küçük Süleyman çekici afacan bir hevesle kaldırdı, tuttuğu çiviyi biraz daha sıktı ve çekici tam elinin üzerine indirdi. “Aman!” diye yerinden fırladı Bekir Usta. Koştu hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlayan küçük Süleyman’ın yanına. Eline baktı “Yok bir şey Süleymanım, aslanım benim, çıraklıkta olur böyle şeyler…” diye çocuğu sakinleştirmeye çalıştı. Küçük Süleyman hıçkıra hıçkıra ağlarken bir yandan “Ben marangoz olmiycaaamm!” diye babasına söyleniyordu…Süleyman yolun başındaki eski marangozhaneye bakarken kendine geldi. Ne kadardır bu haldeydi? Bilmiyordu. Biraz daha bu eski marangozhaneyi seyretti ve ilerlemeye devam etti.

Biraz ilerlemişti ki telefonun yerinde şimdi yeller esen, eski telefon direği ile karşılaştı. “Sana da zahmet oldu Bekir…” dedi muhtar. “Lafı mı olur.” diye cevapladı son fırtınada kırılan telefon direğini bir kaç tahta ile sağlamlaştırmış olan Bekir Usta. Alnındaki teri sildi, küçük Süleyman’ın başını okşadı. Süleyman sanki rahatsız edici bir şey görmüş gibi direğin tersi tarafa döndü. Hafifçe uzamış sakallarını sıvazladı ve “Eve dönünce kessem iyi olur.” dedi kendi kendine. Yoluna devam etti Süleyman. Yine başını öne eğmeye çalışıyor ama başaramıyordu. “Süleyman gel bakayım buraya!” diye sertçe seslendi Bekir Usta “Ben sana ne dedim oğlum?”. Küçük Süleyman başı önde istemeye istemeye babasının yanına yürüdü. “Niye okula gitmiyorsun yavrum?” dedi Bekir Usta, ses tonu yumuşamıştı. “Okulu bitirdim baba” dedi Süleyman, sonra boşluğa konuştuğunu anladı ve kafasını sanki bir düşünceden kurtulmak istiyormuş gibi sağa sola salladı. Ellerini cebine attı ve yürümeye devam etti. “Oğlum…” dedi Bekir Usta “Okul önemli. Benim gibi sade marangozlukla olmaz bu iş. Ne yap ne et, oku!”. Küçük Süleyman konuşamadı ama tamam anlamında başını salladı. Bekir Usta gülümsedi “Seni gidi toy seni…” dedi ve oğlunun elinden tuttu. Birlikte eve doğru yürümeye başladılar ve elleri cebinde bir delikanlının yanından geçip kayboldular. Süleyman biraz daha ilerledi. Eski bir kahvehanenin önüne gelince durdu. “Keskiyi ver Süleyman…” dedi Bekir Usta, kahvehanenin sallanıp duran masasıyla uğraşırken. Küçük Süleyman bir iki yaş büyümüş, artık çekici düzgün çakar olmuştu. Derhal takım çantasına eğildi ve keskiyi bulup babasına verdi. Başka yöne çevirdi kafasını Süleyman. “Olmaz…” dedi kendi kendine. Geri dönmeye ve bir sonraki sokaktan yukarı çıkmaya karar verdi, buna daha fazla dayanamazdı. Döndü. Gerisin geri yürümeye başlamıştı ki yıkık dökük çitlerle çevrili, sokak arasındaki eski kulübe gözüne ilişti. “Allah senden razı olsun yavrum.” dedi seksenlerine basmış ihtiyar kadın. “Lafımı olur Hatice Anne, az mı ekmeğini yedik…” dedi Bekir Usta, yeni bitirdiği çitlere hafifçe vurarak. Takım çantasını aldı, peşinden küçük Süleyman’da yetişti. Oğluna hayat dersi vermek için iyi bir fırsat olduğunu düşünen Bekir Usta “Bak evladım…” dedi “Bu hayatta mazlumun, garibin yanında ol; para peşinde koşma! Sen Allah için iyilik et, para elbet bir şekilde kazanılır.”. “Baba.” dedi Küçük Süleyman “Ben senin gibi marangoz olucam!”. Devam edemedi Süleyman, dönemedi… Çitleri yıkılmış kulübeyi bir süre daha seyredip tekrar yukarı döndü… Ve yol boyu ilerlemeye devam etti. “Aferin len.” dedi Bekir Usta “Artık toyluğu aştın!”.

Biraz daha büyümüş Süleyman elinde çekiç, üzerindeki terden sırılsıklam olmuş gömlekle eserine bakıyordu. Pek güzel olmuştu doğrusu. Babasının atölyesinden artan tahtaları biriktirmiş, sokağın kuytu bir köşesine kasabın kedileri için ufak bir yuvacık yapmıştı. Kulübeden arta kalan üç beş tahtaya baktı Süleyman. Hala birkaç kedi bu kuytudaki yuvacığa girip çıkıyordu. Etrafına baktı Süleyman. Mahallede artık hiç bir dükkan açık değildi. Balkonlara konmuş saksılardan ve asılmış çamaşırlardansa evlerde hala birilerinin yaşadığı anlaşılıyordu. “Süleyman!” diye seslendi annesi komşusunun balkonundan aşağıdaki yola “Yukarı gel de babana yemek götür.”. Sırtında okul çantasıyla hemen sokağın sonundaki evine gitmek yerine, sokağın ta öbür ucundaki babasının marangozhanesine giden Süleyman durdu. Bir an önce babasının dükkanına yetişmek istediği için aceleyle komşularının apartmanına girdi. Süleyman kafasını kaldırmış apartmanlara bakarken bir korna sesi işitti. Yolun ortasında durduğunu o zaman fark etti. Caminin o taraftan gelen arabaya yol vermek için kaldırıma çıktı. Araba önünden geçip gitti ve peşinden sarı bir taksi geldi. “Baba!” diye bağırarak taksiye doğru koştu küçük Süleyman. Taksi durdu ve sağ koltukta oturan babası kafasını camdan çıkarıp “Arabaya bin Süleyman.” dedi gülerek. Küçük Süleyman yüzünde koca bir gülümsemeyle sarı taksinin arka kapısından bindi. Hemen yanında oturan annesine yalvarır gözlerle baktı. Annesi tebessüm etti ve araba hareket etmeye başlarken kucağındaki bebeği gösterdi. “Büyüdün de abi mi oldun be Süleyman?” dedi neşeli bir sesle Bekir Usta. Küçük Süleyman kendinden de küçük kız kardeşini uzun uzun seyretti. “Oldum baba.” dedi Süleyman “Büyüdüm de abi oldum!”. Bu anılar her ne kadar Süleyman’ın canını yaksa da içten içe mutlu oluyor, mazilerin sıcaklığını ve samimiyetini hissediyordu. Bir yandan devam etmek, yolun sonundaki eski evlerine varmak, bir yandan da oradan hızla uzaklaşmak hatta kaçmak istiyordu. Artık iş miş her şeyi unutmuştu. “Vah Bekirim…” dedi Bakkal Halil “Ne olacakmış ya?”. “Ne olacağı mı var Halil? Doktora görüneceğim…” diye cevapladı Bekir Usta. “Ne diyeyim Bekir, Allah yardımcın olsun.” dedi Bakkal Halil “Yardım edebileceğim bir şey olursa haber et.” diye de ekledi. İkisi de bakkalın içinde konuşuyor, kimsenin onları duymadığını sanıyorlardı fakat küçük Süleyman bir köşeye oturmuş, her şeyi dinliyordu. Göz yaşlarını tutamadı Süleyman. İşte ilk o zaman öğrenmişti babasının hasta olduğunu. Kardeşi ve annesini düşünmüştü. Babası olmadan ne yapardı? Kafasını sağa sola salladı Süleyman. Derin bir iç çekti ve yola baktı, neredeyse bitmiş; eski evlerine neredeyse ulaşmıştı. Yürümeye devam etti Süleyman. “Burada ne yapıyorsun Süleyman?” dedi iyice zayıflamış Bekir Usta “Okul daha bitmedi ki?”. “İskemle yapıyorum…” dedi küçük Süleyman utana sıkıla. Babasının yüzüne bakamıyor başını önüne eğmiş bekliyordu. “Neden?” diye sordu Bekir Usta. “Satmak için…” diye cevapladı küçük Süleyman. Bekir Usta sustu. Boğazı düğümlendi. Konuşamadı. Gözleri doldu. Küçük Süleyman’a sımsıkı sarıldı. Sonra “Gel oğlum.” dedi “Gel, eve gidelim.”. Baba oğul biraz ilerideki evlerine yürüdüler. En sonunda Süleyman yolun sonundaki eski evlerine vardı. Tam karşısında durdu evin. Öylece baktı eve. Ambulans sesleri işitti Süleyman. Sanki bir anda var olmuş gibi hemen solunda belirdi bir ambulans, sağında; yolun başında ise başka bir ses. Bir çocuk sesi “Baba!” diyor. Küçük Süleyman biraz daha büyümüş orta üçe gider olmuştu, buna rağmen bir çocuğun masumiyetiyle var gücüyle koşuyordu. Kapının önündeki bir gence yanlışlıkla çarptı ve kapıdan içeri girmeye yeltendi. Derken o daha içeri giremeden ellerinde sedyeyle iki sağlıkçı evden çıktı. “Baba!” diyebildi sadece Süleyman. Boğazı düğümlendi konuşamadı. Babasının peşinden kapıdan çıkan annesi ve kız kardeşinin yanına gitti. Sonra hıçkıra hıçkıra ağladı.

O gün küçük Süleyman büyümüştü. Annesi çok sıkıntılar çekmiş, buna rağmen oğlunu okutmayı başarmıştı. Marangoz olmak istiyordu küçük Süleyman ama Süleyman ailesine bakmalıydı. Baba mesleğini attı kenara Süleyman ve başarılı oldu, belki gene zengin değildi ama annesiyle kardeşine bakmış hatta kardeşini okutmuştu. Eski binanın sıvası dökülmüş duvarlarına dokundu Süleyman. Gözleri doldu. Daraldığını hissetti, ceketini çıkarıp koluna astı. Omzuna bir el dokundu. Döndü. “Baba.” dedi sessizce. “Sen yapman gerekeni yaptın Süleyman.” dedi Bekir Usta gülümseyerek “Şimdi izin ver de küçük Süleyman yapması gerekeni yapsın…”. Aradığı terziyi buldu Süleyman. Pazarlığını yaptı, malı da sattı. Dükkandan çıkınca aynı yolun başına tekrar geldi. Uzunca bir baştan başa izledi yolu. “Mutlu muyum?” diye sordu kendine. Cevabı biliyordu. Süleyman elindeki cekete baktı, gülümsedi. Ve tekrar yola çıktı…Birkaç yıl sonra Fatih’in ara mahallelerinin birinde bir marangozhane açıldı. Sahibi otuzlarında genç bir delikanlı idi. Pek müşterisi yoktu ama çevre esnaflar bir işleri oldu mu ona giderdi. “Bu yaşında bu okumuş halinle neden bu işi yapıyorsun?” diye sorarlardı ona. O da gülümser “Ben bana borcumu ödüyorum…” derdi…

Share this content:

Yorum gönder