Yolculuk: 7.Bölüm
Davosra’da Kargaşa
Gün ağarırken iki atlı Davosra’nın Doğu kapısından girdiler. Oldukça yorulmuş ve bitkin görünüyorlardı. Aslında Davosra, Liman Şehri Karpenon’a yakın olduğu için oldukça işlek bir şehirdi ve gelen yolcular pek tuhaf karşılanmazdı. Fakat bu iki yolcu (özelliklede kızıl saçlı erkek) Doğu kapısının yakınlarındaki dükkan sahipleri tarafından fark edilmişti. Özellikle de hemen kapının yanında ufak bir marangozhanesi bulunan Oduncu Lakas bu iki yolcuyu uzun uzun süzmüştü. “Paladir Fırtına Kılıç…” dedi hemen komşu dükkanın sahibi, Oduncu Lakas’a “Sık sık buraya gelir, buralarda dostu çoktur.”. “Peki ya kız?” dedi Oduncu “Bak işte onu tanımıyorum.” diye cevapladı dükkan sahibi. Bir süre daha iki yolcuyu izledi Oduncu sonra da marangozhanesine geri döndü.
Paladir ve Elend şehrin merkezinden biraz uzaktaki bir handa durdular. Atları seyise emanet eden Paladir Elend’e döndü, biraz yüzüne baktı ve “Soru soran olursa” dedi “Cevap vermeye çalışma, ben hallederim”. Ve Elend’e peşinden gelmesini işaret ederek hanın kapısından içeri girdi. Han tıka basa doluydu. Bu durum normal şartlarda tuhaf karşılanmasada içerideki insanların çoğunun yaralı olması durumu değiştiriyordu. Paladir, yemek yiyen ve yaralarını saran bu insanların arasından geçerek mutfak tezgahına doğru ilerledi. Elend her ne kadar Paladir’i takip etse de insanları incelemeden edemedi. Çoğu hafif kesik yaralarını sarmış oturuyordu, bazılarında ise daha ağır gözüken yanıklar vardı. Elend tüm bu insan kalabalığına bir anlam veremeden Paladir’i takip etmeye devam etti.
Tezgaha varan Paladir hafifçe öne eğilerek mutfağa doğru “Mutas, buralarda mısın?” diye seslendi. Biraz sonra tezgahın arkasında bastonuyla yürümeye çalışan ama yine de topallayan genç bir adam belirdi. “Paladir Fırtına Kılıç! Hoş geldin, görüşmeyeli uzun zaman oldu…” diye Paladir’i selamladı genç ve topal hancı. Paladir, Mutas’ın uzattığı eli sıkarak “Hoş gördük.” dedi. Elend’i fark eden Genç Hancı “Bu kim?” diye sordu. “Bir dostum…” diye cevapladı Paladir “Eldon’a kadar götürmem gerekiyor.”. “Eldon mu?” diye şaşırdı Mutas “Üzgünüm ama-” diyebildi sadece çünkü handan içeri bir anda iri yarı bir adam girdi. Adamın girmesiyle beraber ortalık sus pus oldu. Adamsa bu şaşkınlığa aldırış etmeden yavaşça ilerledi ve tezgahın yanındaki taburelerden birini alıp oturdu. Mutas’a dönüp balık yahnisi istedi. Sözü yarıda kesilen Mutas Paladir’e “Birazdan dönerim” diyerek tezgahın arkasında kayboldu.
Paladir her ne kadar havadaki gerginliği hissetse de aldırış etmeden bir tabure çekip oturdu. Elend’de Paladir’in hemen soluna bir tabure çekip oturdu, bu sayede adamla göz göze gelmektense Paladir’in arkasında kaldı. “Tuhaf değil mi?” dedi adam “Bunca insanın bir anda başka bir yere kaçmak zorunda kalması.” Paladir, bu beklenmedik soru karşısında hiç rahatlığını bozmadan adama dönüp şöyle bir süzdü. İri yapılı ve sakallı bir adamdı, kafasında bir beresi; üzerinde ise eski bir gömlek ve deri bir ceket vardı. “Oduncu” diye düşündü Paladir. “Bunca insan neden başka bir yere sebepsiz kaçsın ki?” diye karşılık verdi Paladir. Tezgahın diğer tarafında Mutas elinde bir kaseyle belirdi. Oduncu kaseyi aldı, tezgaha birkaç gümüş para attı ve ayağa kalktı “Sebepsiz olduğunu kim söyledi?” dedi ve handan dışarı çıktı. Paladir adamın arkasından biraz baktıktan sonra Mutas’a döndü “Oduncu Lakas” dedi Mutas “Geçen kış buraya geldi.”. “Bu insanlar nereden geldi?” diye sordu Paladir. Mutas’ın güler yüzü bir anda düştü ve “Yaban Kalesinden” dedi “İki gün önce Yaban Kalesi düştü”.
Oduncu dışarı çıktıktan sonra çorba kasesini hanın yanındaki çalıların arasına fırlattı. Biraz ilerledi ve bir sokak arasına girdi. Biraz ilerde karanlıkta dikilen adama “Onlar olmalı” dedi “Tarifine uyuyorlar.”. “Güzel” dedi adam “Yaban Kalesi’ndeki isyan işimize yaradı. Kızın işini burada bitirebiliriz!”. “İzci?” diye sordu Oduncu. “Karşı çıkarsa onu da öldürürüz” diye cevapladı adam. Oduncu bir süre başı önde düşündü ve “Şehirden nasıl çıkacağız?” diye sordu. “İnsanlar ne olduğunu anlamadan Yaban Kalesi yolunu yarılamış oluruz, kimsenin peşimizden geleceğini sanmam. Aslında şehirdeki isyanı bana haber verseydiniz daha iyi bir plan yapabilirdim.” diye cevapladı adam. “Bizim suçumuz değildi.” diye karşı çıktı Oduncu “Yaban Kalesi’ndekiler uyanık çıktı, bizimkileri az daha yakalayacaklardı onlarda son çare şehri aleve verdiler.”. “Aman neyse ne.” dedi adam “Biz işimize bakalım.”. Ve ara sokağın iki farklı yönüne doğru ayrıldılar.
“Nasıl olmuş?” diye sordu Paladir. “Bir grup isyancı askerleri kışlaya kilitleyip şehri ateşe vermişler.” diye cevap verdi Mutas. Paladir başı önünde biraz düşündü, sonra arkasını dönüp yaralı insanlara baktı. “Kuzeyden gitmek zorundayız…” dedi kendi kendine sonrada Mutas’a dönüp “Buraya geliyorlar mı?” diye sordu. “Sanmam.” dedi Mutas “Ama her ihtimale karşı askerler batı kapısında nöbette”. Paladir biraz daha zihninde durumu ölçüp biçti. En sonunda Elend’e dönüp “Ahın tuttu herhalde.” dedi “Kuzeye gideceğiz, hemen Kuzey Doğuda bir orman var, orayı geçince ufak bir tırmanış ve Yabandayız.”. Elend önce şaşkın bir şekilde Paladir’e baktı sonraysa “Kuzeye mi?” diye sordu. “Evet” diye kısaca cevapladı Paladir “Daha iyi bir önerin mi var?”. Elend sustu ve içinde kopan fırtınaları da kendisi gibi susturmaya çalıştı. İçinde onlarca ses Paladir’e, Yaban’a ve Yaban Kalesi’ne lanetler okuyor; bağırıp çağırıyordu. “Kaçmak zorundayım” diye düşündü “Ya bugün ya da hiç bir zaman!”. Ama dikkatli olmalıydı Levindan Hanı’ndakileri unutmamıştı. Elend bu “Parlak” fikirle uğraşırken Paladir “Bu akşam dinlen” dedi “Sabaha yola çıkmalıyız.”. Ve Mutas’dan yiyecek bir şeyler istedi.
Han her ne kadar tıka basa dolu olsa da Mutas dostu Paladir’i kırmamış zorda olsa kullanılmayan iki küçük oda bulmayı başarmıştı. Gece olunca Elend odasına çekilmiş, kafasında kaçış planları kuruyordu. Yorgun olmasına rağmen gecenin geç saatlerine geldiğini fark etmedi. Biraz sonra hanın bu en ücra koridorunun başında iki silüet belirdi. Aşağıda (hanın mutfak bölümünde) hala insanlar yemek yiyor ve sohbet ediyorlardı, bu gürültü yüzünden iki silüetin ayak sesleri kimse tarafından duyulmadı. İki silüet tam da Elend’in kapısının önünde durdu, biri belinden oduncu baltasını çıkardı ve kapıyı kırmaya hazırlandı. İçerde, yatağının üzerinde oturan Elend kapısının altındaki iki gölgeyi görünce panikledi ama kendini hızla toparlayıp hemen kendini tahta kasalarla dolu bir yığının arkasına attı. Balta ustaca bir savuruşla kapıya indi ve sadece kapıya bağlı demir kilidin kırılma sesi çıktı. Sonrasında kapı bu iki silüet tarafından tek parça halinde aralandı. İçeriye giren iki silüet bozulmuş yatağı hemen fark etti. “Kaçmış mı?” diye sordu biri “Hayır” dedi diğeri “Kapı kilitliydi, burada bir yerlerde olmalı”. Elend ilk konuşan sesi hemen tanıdı: Oduncu Lakas! Elend her ne kadar adamları göremese de adım seslerinden odada dolaştıklarını duyabiliyordu. Ayak sesleri odada şöyle bir dolaştı, odadaki dolabın açılma sesi geldi. Biraz daha odada dolaştılar ve en sonunda ayak sesleri Elend’e doğru yaklaşmaya başladı. Elend nefesini tuttu ve bekledi. Ayak sesleri yaklaştı. Ani bir kaçış için kendini hazırladı. Ayak sesleri daha da yaklaştı. Kendini topladı, yerinden fırlamaya ve kapıya koşmaya hazırlandı. Ayak sesleri iyice yaklaştı ve Oduncunun yanındaki adamdan bir inleme geldi. “KİMSİNİZ ULAN SİZ?!” Paladir! Elend yerinden fırladı ve hemen önündeki Oduncuya çarptı. Onu fark eden Oduncu hemen kızı bileğinden yakaladı ve yana çekti. Paladir, Oduncunun yanındaki adama kılıcını geçirmiş ve adamı yere sermişti fakat Elend’in Oduncuya yakalandığını görünce bir anlık boşluğa düştü. Yerde az önce Paladir tarafından deşilmiş karnını tutan adam bir anda ayağa fırladı ve Paladir’i odanın bir köşesine fırlattı. Bu şoku hızlı atlatan Paladir ayağa kalktı ve az önce onu yere fırlatan adamın savurduğu kılıçtan son anda kurtuldu. Adamdan kurtulsa da Oduncu Elend’i bir kenara attı ve baltasını Paladir’e doğru savurdu. Paladir son anda yere düşen kılıcını kapıp baltayı yolundan saptırdı ve ağır balta Paladir’i es geçerek doğruca tahta zemine saplandı. İyice eskimiş zemin üzerindeki bunca ağırlığa ve özelliklede bu son darbeye dayanamayıp çöktü, Paladir ve Oduncuyu aşağıdaki yemek salonuna düşürdü.
Bu ani çöküntü yüzünden Paladir ve Oduncu aşağı kata düşmüş olsalarda Elend ve kılıçlı adam hala yukarı kattaydılıar. Adam’ın olayın şokunda olduğunu fark eden Elend hemen odanın ortasındaki deliğin üzerinden atlayıp kendini kapıdan dışarı attı. Adam, Elend’in bu ani kaçışını fark edince normalde bu denli ağır bir yaralıdan beklenmeyecek bir çeviklikle delikten atladı ve Elend’in peşinden koştu. Elend koridordan var gücüyle koşarken bu durumun aslında kaçış planları için biçilmiş kaftan olduğunu fark etti. Pekala bu adamı atlatabilir ve Paladir Oduncuyla uğraşırken sıvışabilirdi. “Peki ya Paladir ne olacak?” diye sordu içinden bir ses. “O halleder.” diye cevapladı başka bir ses. Şuan Elend kötü bir durum düşünmek istemiyor ve ikinci sese inanmayı tercih ediyordu. Paladir hallederdi… Öyle değil mi?
Bu beklenmedik düşüşten sonra kendini toparlamaya çalışıyordu Paladir. Bulanık görüşü yavaş yavaş düzelirken ve etraftaki boğuk sesler netleşirken tam kafasının üzerinde bir karaltı belirdi. Paladir son anda yana doğru kendini yuvarlayarak Oduncunun baltasını kafasına yemekten kurtuldu. Kendini toparlayıp ayağa kalktı. Oduncu Paladir’i es geçen baltasını az önceki göçükten kaynaklı yemek salonunun ortasında oluşan yığının arasından şaşkın ve tedirgin kalabalığın bakışları altında çıkarmaya uğraşıyordu. Paladir hemen kılıcını aradı, işte tam orada: Yığının kenarındaydı. Tam kılıcı almak için hamle yapacakken Oduncu baltasını saplandığı yerden çıkardı ve Paladir ile kılıcı arasına girdi. “Madem öyle…” dedi Paladir “Birazda yumruklarımızı konuştururuz!”.
Elend son sürat koridorun dönemecini döndü ve çıkmaz bir yola girdiğini anladı. Karşısında sadece bir pencere ve duvar vardı. Kılıçlı adam arkasından ona yetişti ve koridorun başında durdu. Şimdi Elend adamı ışıkta daha rahat görebiliyordu. Üzerindeki beyaz gömlek ve sırtındaki kahverengi post ile tam manası ile bir savaşçıya benziyordu. Beyaz gömleğinin tam karın boşluğunda Paladir tarafından biraz önce açılmış yaranın izleri vardı, ama tuhaf olanda buydu: Bu denli taze ve ağır bir yaranın sadece izi kalmıştı. Kan bile yoktu! Onun yerine sadece soluklaşmış siyah lekeler beyaz gömleğin üzerinde duruyordu. Adam yavaşça Elend’e yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı ve Elend son çare kendini pencereden aşağı attı.
Bir yemek masasını ortadan ikiye yardı Oduncunun baltası, Paladir’i aşağı yukarı onuncu defa ıskalarken. Oduncu her baltasını savuruşunda Paladir son anda baltanın önünden çekiliyor, Oduncu baltasını saplandığı yerden çıkarmaya çalışırken kılıcını almak için hamle yapıyordu. Fakat bir şekilde her seferinde Oduncu karşısına geçmeyi başarıyordu. “Bu iş fazla uzadı Fırtına Kılıç!” dedi Oduncu. “Kısa kes o zaman!” dedi Paladir “Öfkelendir onu, işte o zaman hata yapar.” diye geçirdi içinden. Oduncu bir kez daha bağırarak baltasını Paladir’e doğru savurdu. “Yine ıska!” dedi Paladir baltanın altından kaçarken. İyice öfkelenen Oduncu tek hamlede baltasını saplandığı yerden çıkardı ve sol eline alarak Paladir’e yaklaşmaya başladı. Paladir hasmıyla arasındaki mesafeyi korumak için geri çekilirken sırtını bir kolona çarptı. “İşte aradığım fırsat.” dedi kendi kendine. Oduncu baltasına sağ omzunun üzerinden kaldırdı ve bağırarak Paladir’in tam boyun hizasından yanlamasına savurdu. İşte tam bu anda Paladir eğildi ve balta kolona sağlamca saplandı. Ama Paladir’in işi daha bitmemişti. Oduncunun tam dirseğinin hizasına kendini attı ve sağ yumruğunu ayağa kalkarken Oduncunun sol kolunun dirseğine sağlam bir oturttu. Öyle sert vurmuştu ki Oduncunun kolu dirsekten kırıldı ve ters düştü. Hasmını yenmenin verdiği zaferle tebessüm eden Paladir Oduncunun yüzüne baktı ve resmen kanı dondu. Oduncu hiçbir şey olmamış gibi kırılan -ve ters dönen- koluna baktı, dirseğinin ilerisindeki kızımdan tuttu, kolu yerine oturttu, çevirdi ve hiçbir şey olmamış gibi ellerini açıp kapattı; üstelik tüm bunları yaparken yüzünde zerre acı ifadesi ya da duygu yoktu. İşte Paladir o an tabanları yağlamak için uygun bir zaman olduğunu anladı.
Tuhaf bir şekilde Elend için yumuşak bir iniş olmuştu. Samanlar ve pislik kokusu, ahırın tam üstüne düşmüştü. “Mükemmel!” dedi kendi kendine, her şey tam isteyebileceği gibi gidiyordu. Şimdi sadece bir at bulmak vardı. Paladir’in ona verdiği atı gördü. Paladir’in isteği üzerine dün gece eyerleri çıkarılmamıştı. Bunu alırsa çalmış sayılır mıydı? “Muhtemelen hayır” diye düşündü. Aslında cevabın “Hayır” olması mantıksızdı ama o buna inanmak istiyordu. Ata bindi ve ahırın çatısından içeri bir karaltı, az önce düştüğü çalıların arasına düştü. Kılıçlı adam. Elend’in düştüğü yerdeki samanlar dağılmış ve artık oraya düşen hiç kimseyi Elend’de olduğu gibi yumuşak bir iniş sağlayamayacak haldeydi. Buna rağmen adam hiç bir şey olmamış gibi ayakları üzerine indi. Elend’in bu tuhaflıklar silsilesini düşünmeye vakti yoktu ve atı mahmuzlayarak son sürat ahır kapısından dışarı kaçtı. Artık özgürdü, Eldon’a gitmekten kurtulmuştu! Peki ya şimdi ne yapacaktı? “Hemen Kuzeydoğuda bir orman var…” demişti Paladir. “Orman!” diye düşündü Elend, eğer oradan geçebilirse Kazun’a – Paladir o akşam Elend’e bir kaç harita göstermiş ve gidecekleri rotayı anlatmıştı ve Elend orada bu şehri görmüştü- gidebilirdi. Paladir onun orada olduğunu nerden bilecekti ki? Hem zaten onun peşine düşer miydi ki? Bu düşüncelerle rastgele sokaklara girerek en sonunda şehrin Kuzey kapısını buldu ve son sürat dışarı fırladı.
Sırtını sertçe duvara çarptı Paladir. Son birkaç dakikadır Oduncu baltasını bırakmış zavallı Paladir’i çıplak elle dövüyordu. Paladir her ne kadar karşı koymaya çalışsa da Oduncunun güçlü bileklerini bir türlü aşamıyordu. Az önce onu Paladir’i fırlattığı duvara doğru yaklaştı Oduncu, Paladir bitkin bir halde duvarın dibinde duruyordu. Paladir’i sol eliyle boğazından yakaladı ve duvarda sürüyerek havaya kaldırdı. Ruhsuz bir yüzle “Abarttıkları kadar yoksun!” dedi Oduncu, sesinde ne bir öfke belirtisi ne de bir duygu vardı; Paladir’e ilk saldırdığı halinden çok farklıydı. Paladir nefes almaya çalışırken onu bu durumdan kurtaracak bir yol aradı. Etrafına bakındı ve bir çözüm yolu aradı. Ve en sonunda direnmeyi bıraktı. Oduncu onun pes ettiğinden emin oldu ve ölümcül darbeyi indirmek için sağ yumruğunu kaldırdı. İşte tam o anda Paladir yumruklarını kaldırdı ve son gücüyle zaten bir defa kırdığı sol kol dirseğine indirdi. Ve Oduncunun kolu aynı şekilde ama bu sefer tersi yöne tekrar kırıldı. Boğazındaki baskıdan kurtulan Paladir hemen Oduncunun yanından fırlayarak kılıcını aldı. “Ben Paladir, Paladir Fırtına Kılıç! Bak bakalım şimdi abarttıkları kadar var mıyım?” diyerek kılıcını iki eliyle kavradı. Oduncu aynı duygusuz yüz ifadesiyle kırılan kolunu ikinci kere yerine oturttu ve hemen köşedeki baltasını alıp yavaşça Paladir’ e doğru yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı ve saldırdı. Elbetteki Paladir buna hazırlıklıydı ve hemen kendini başka tarafa attı. Oduncunun baltası geçen seferkilerin aksine bu sefer bir yere saplanmadı ve Tekrar Paladir’e doğru savurdu. Paladir bu hamleyi kılıcıyla karşıladı ve baltayı boşa düşürdü ve tıpkı Levindan Ormanı’nda Talik’e yaptığı gibi kılıcını tek eline alıp yine o kesintisiz kılıç savuruşlarına başladı. Oduncu Talik’ten de hantaldı ve Talik’ten daha az kılıç darbesine karşı gelebildi. Bir kaç hızlı darbeden sonra Oduncu iyice yorulmuştu. Dizlerinin üzerine düştü ama hala gücü vardı. Tam son bir hırsla ayağa fırlayıp Paladir’e saldıracakken hemen yanında duran ağır bir dolap üzerine yıkıldı ve altında kaldı. Paladir şaşkınlık içinde dolabın düştüğü yere baktı: Mutas! “Sanırım bana borçlusun…” dedi Topal Hancı “Dolabı ben yıktım ama bu tavanı birinin yaptırması gerekiyor, kırılan masalarda cabası!” ve güldü. Paladir kılıcını kınına geri soktu ve topal dostuna sarıldı, omuzuna hafifçe vurdu, yere; daha doğrusu Oduncunun üzerine devrilen dolaba baktı… sonrada dövüşün verdiği yorgunlukla yere yığıldı.
Birkaç dakika sonra kendine geldi ve korkunç bir gerçekle irkildi “Elend!” diye bağırdı. Dönüp yanında duran dostuna baktı “Elend nerde?”. “Bilmiyorum” diye cevapladı Mutas. Paladir ayağa fırladı ve üst kata koştu. Elend’in geçtiği koridorlardan geçti ve en sonunda kızın atladığı pencerenin önüne geldi. Ahırın tepesindeki deliği görünce aşağı ahırın önüne geldi ve ahır kapısının açık olduğunu gördü. “Yoksa” diye düşündü “Hayır, Elend böyle bir şeye kalkışmaz!” diye kendi kendini teselliye çalıştı fakat ahır önündeki izleri görünce bir şeyden emin oldu: Elend kaçmıştı! Üstelik yalnız da değil peşinden giden ikinci at izlerine bakılırsa belayı da peşinden götürmüştü…
Share this content:



Yorum gönder