Yolculuk: 4.Bölüm
Paladir’in Mazisi 1.Kısım
Gün ağarmaya başlamıştı. Sıradan günlerde bomboş olan Ostard yolunda şimdi beş Ostardlı süvari ve yabancı bir kız Ostard yolunu yarılamış geliyorlardı. En arkada Zayun Şaşmazok ve Randag Şanlıgürz atlarını sürüyor, ortada ise Elend ve Çifte Kılıç Galen gidiyordu. Grubun en önünde ise Paladir ile Alaybozan Fenga hararetli hararetli sohbet ediyorlardı.
“Kim ola ki bu kız?” diye sordu Fenga Paladir’e. “Bilmiyorum…” diye cevapladı Paladir “Levindan’da biraz ağzını yokladım ama pek bir şey demedi.”. “Bu Bagun’un da ne yumurtlayacağı belli olmuyor…” diye devam etti Fenga. “Onu bırakta” dedi Paladir “Bu Çığırtkanlar ne zamandan beri bu kadar erken çıkar oldular?”. “Sorma Paladir.” dedi Fenga “Son zamanlarda daha cesur oldular. Bazen köprüyü geçmeye dahi yelteniyorlar.”. Paladir dün geceden kalma yarasına dokundu hala acıyordu ama mühim değildi, alışkındı o böyle ufak yaralara “Bir şeyler oluyor Fenga, bir şeyler değişiyor… Ve ben bu değişimi sadece seyretmeyeceğim!” dedi Paladir. “Sen de iyice Çolak Kapa’ya benzedin ha.” diye dalga geçti Fenga. İki dost gülüştüler.
Akşamki olayı hala üzerinden atamamıştı Elend. Paladir’in direnişi, gittikçe yaklaşan yaratıklar ve son anda yetişen Ostard süvarileri. Ondan sonrası zaten yorgun olan Elend’e bir rüya gibi gelmişti. Onları alıp köprünün karşısına geçmişler, orada Paladir’in yaralarını sarıp sabaha kadar dinlenmelerini söylemişlerdi. Sabah gün ağırırken de tekrar yola koyulmuşlardı. Bu adamları tanımasa bile Elend onlara güveniyordu. Küçüklüğünde duyduğu o korkunç hikayelerdeki eşkıyalar gibi değillerdi. Cüsseli yapılarına rağmen -özelliklede Randag oldukça iriydi- ne ona anlatıldığı gibi kaba ne de barbardılar. Gerçi onun bu güvenine karşılık süvarilerin bakışlarından Elend’e şüpheyle yaklaştıklarını anlamak mümkündü.
En sonunda Paladir ile -en azından Ostard’a kadar- konuşamayacağını anlayan Elend hemen solunda at üstünde giden Çifte Kılıç Galen’e döndü. “Bagun kim?” diye ani bir soru sordu Elend. Bu beklenmedik soru karşısında zaten dikkati yolda olan Galen şaşırarak Elend’e döndü. “Bagun mu?” dedi Galen “Bagun Ostard’ın Valisi!” diye devam etti. “Peki benden ne istiyor?” diye diretti Elend. “Ben de aynı soruyu sana soracaktım.” dedi Galen “Neden sen-” diye devam ederken Randag’ın sesi duyuldu “Konuşma şununla Galen!”. Bu ani çıkış Elend’in yalnız olmadıklarını hatırlamasına neden oldu. “Bagun’un işi ne bizi ne de başkasını ilgilendirir! Biz sadece Paladir’i kurtardık, hepsi bu.” diye devam etti Randag. Galen bu laf üzerine sustu ve önüne döndü. Elend tam önüne dönmüşken Zayun Şaşmazok, Elend’in sağına geçerek “Korkutma kızı Randag.” diyerek güldü. Ardından Elend’e “Korkmana gerek yok, Paladir neyse bizde oyuz.” ardından Randag’a döndü “Yani nerdeyse Paladir’iz…”.
Güneşin tepeye varmadan Ostard kapısına vardılar. Kapı görünür görünmez Fenga atını mahmuzlayarak ve uzun saçlarını rüzgarda savurarak ileri atıldı ve “HEYYY KAPICI, KÖSE YOLCU VE YOLDAŞLARI GELDİ! AÇ KAPIYI.” diye neşeyle haykırdı. Kapıcı derhal bu Ostardlı süvarilere kapıyı açtı ve içeri girdiler. Şehre girer girmez sokaktaki beş on köylü samimi bir sesle “Selam sana Köse!” diye Paladir’e selam verdiler. Elen işte o zaman bir şeyin farkına vardı: Bu şehirdeki herkes Paladir’in aksine oldukça cüsseli ve belki tuhaf değildi ama sakallılardı. Elend bunu ilk başta süvarilerde görmüş fakat askeri bi gelenektir diye fazla üstelememişti fakat şimdi burada, şehrin içinde Paladir ve Ostard halkı arasındaki farkı daha rahat anlayabiliyordu. İlginç olansa Paladir’in bu köse lafına bozulmaması hatta her köse lafını işitince hafifçe tebessüm etmesiydi -malum bunu Talikten duyunca pek bozulmuştu- üstelik herkeste bulunan bu uzun sakal Paladir’in köse olmasına rağmen bıraktığı uzun -ve tuhaf görünüşlü- sakalı da açıklıyordu.. En sonunda grup atlarından inince Elend Paladir ile konuşma fırsatı buldu “Paladir” dedi “Sen bu yüzden mi sakal bırakıyorsun?” Paladir tuhaf bir şekilde Elend’e bakıp sakalını sıvazladı “Bu konu hakkında konuşma…” dedi ve “Hadi, Bagun’un yanına gitmeliyiz” diyerek yürümeye başladı. Elend her ne kadar terslenmiş olsa da hafifçe güldü ve Paladir’in peşine düştü.
Ostard diğer şehirlere nazaran oldukça küçüktü fakat bir kasaba olamayacak kadar da büyüktü. Uzun ve topraktan bir ana yol şehri ikiye ayırıyor, şehrin iki tarafıda kendi içindeki daha küçük yollarla ayrılıyordu. Şehir dört bir taraftan tahta barikatlar ve duvarlarla çevriliydi. Şehrin tam ortasında ise büyükçe bir meydan, meydanın ilerisindeki yokuşun sonunda ise valinin konağı vardı. “Bizde gelelim Paladir.” dedi Fenga “Bagun’a son saldırıyla ilgili bilgi vermemiz lazım.”. “Tamam” diye cevapladı Paladir “Ama önce bir Kapa’ya uğramalıyım.”. “Peki” diye cevapladı Fenga ve beş süvariyle Elend hep birlikte meydana doğru ilerlediler. Her geçtikleri sokakta mutlaka birileri Paladir’e Kızıl Köse ya da Köse Yolcu diye hitap ederek selam veriyor, onu özlediklerini söylüyor ve Ostard dışında neler olup bittiğini soruyorlardı. Paladir’de sıkılmadan hepsiyle teker teker konuşuyor, hal hatır soruyor, sorularını cevaplıyordu. En sonunda meydanın girişine geldiklerinde Paladir sağa yönelirken Fenga “Biz seni konakta bekleriz. İstersen kızı da götürelim.” dedi. “Siz gidin ama Elend benimle kalıyor.” diye cevapladı Paladir “Sen bilirsin.” diyerek dört süvari konağın yokuşunu çıkmaya başladılar. Paladir Elend’e gelmesini işaret ederek eski bir kulübeye doğru yöneldi.
Kulübenin önünde yaşlı bir adam bir değneğe yaslanmış oturmaktaydı. Paladir “Selam sana Kapa!” diyerek selam verdi. Yaşlı adam güçlükle kafasını kaldırıp Paladir’e baktı “Hoş geldin Fırtına Kılıç!” diye selamı aldı “Sana da selam ve selamet olsun”. Elend bu yaşlı adama başta çok yaklaşmamıştı ama Paladir gelmesini işaret edince yanına gitmek zorunda kaldı. Yaşlı adam oldukça çelimsiz ve ihtiyardı. Kafasında bir iki beyaz tüy hariç saç yoktu ama sakalları seyrek olmasına rağmen hala bembeyaz duruyordu. Gözleri vücuduna tam bir tezatlıkla capcanlı ve dinçti, sanki bu yaşlı ve zayıf vücuda ait değiller mişcesine bir oraya bir buraya bakıyorlardı. Ve Elend işte o an zavallı adama neden çolak dediklerini anladı zavallı ihtiyarın iki elide bileklerinden kopuktu. Bu korkunç yaralar anlaşılan çok önce olmuştu ki şu anda neredeyse mükemmel derecede kapanmıştı. Kapa Elendin uzun uzun ellerine bakmasını sezmiş olacak ki “‘O’ yaptı” dedi “Beni durdurmak için yeterli olur sandı.”. Elend ihtiyardan böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordu ve şaşırmıştı “Asker miydiniz?” diye sordu. “Hayır” dedi Kapa “Senin gibiydim.”. Elend bir anda tedirginleşti “Nasıl?” diye düşündü “O ihtiyar nasıl-” “Merak etme.” dedi ihtiyar “Yanında Fırtına Kılıç varken başına bir hal gelmez.”. Bunun üzerine Paladir lafa girdi “Sohbetinizi bölmek istemem ama ben de buradayım.” dedi gülerek. “Seni de unutmadım Fırtına Kılıç!” dedi ihtiyar “Bana bak, bu kızın tek bir kılına dahi zarar gelirse işte şu çolak halimle boğazlarım seni! Sana güveniyorum Fırtına Kılıç ve önemini biliyorum… Kimse bilmese bile!” diye ekledi ve yeniden başını indirerek yeri seyretmeye başladı. Elend tam bir soru sormak için ağazını açmıştı ki Paladir onu susturdu ve konağın yokuşunu tırmanmaya başladı.
“Kimdi o?” diye sordu Elend yolun yarısında. “Kapa.” dedi Paladir “Büyük Savaşta ‘O’na karşı duran bir büyücü. Ellerini ‘O’ kesmiş savaştan sonra cesetleri toplarken Ostardlı askerler onu yarı baygın halde bulmuş ve buraya getirmişler.”. ”Kaç yaşında?” diye tekrar sordu Elend. “Onu bulduklarında dahi yetmişlerinde bir adam gibiymiş. Şimdi kaç yaşında kimse bilmiyor.” diye cevapladı Paladir. “Herkese anlamsız şeyler söyler gibi gelir ama sana söylediğini dikkate almalısın. Çok yaşayanlar hayatın akışını çözmeye başlarlar, tıpkı ejderhalar gibi!” dedi Paladir “Ama ejderhalar sadece efsanelerdir.” diye karşı çıktı Elend “Ama Kapa pek çoğunu görmüş.” diye cevapladı Paladir ve adımlarını hızlandırdı. Elend yol boyu daha fazla konuşmadı, Kapa’nın sözlerini anlamlandırmaya çalışmaktaydı.
En sonunda ikili konağın kapısına ulaştılar. Paladir kapıyı çaldı ve kapıda açılan küçük süngülü oluktan gelen “Kimsiniz?” sorusuna “Fırtına Kılıç.” diye cevap verdi. Kapı açıldı ve onları oldukça tıfıl kambur ve asık suratlı bir adam karşıladı. “Şu işe bakın hele bizim KÖSE geri dönmüş!” diye iğrenç bir sesle konuştu. “Sanada selamlar Galtoni.” dedi Paladir ve müsaade dahi istemeden konağın en büyük kapısına doğru yöneldi. Bunu gören tıfıl kapıcı tuhaf bir aceleyle Paladir tam kapıyı çalıp Elend ile beraber içeri girecekken kapının önünde iki kolunu açarak durdu. “Efendi Bagun sadece seni istedi Fırtına Kılıç. Kızı dışarıda bırak!” dedi bastıramadığı bir korku ve heyecanla. “Çekil Galtoni!” dedi Paladir “Ben ömür boyu yükümü sana emanet edip kapıda bırakmamışım, şimdi kızı niye sana emanet edeyim?”. Galtoni tam bir şey demek için ağazını açmıştı ki merdivenlerden bir ses işitildi “Ah Paladir demek sen geldin!” dedi merdivenlerden gelen ses. Hemen ardından merdivenlerden iyi giyimli, yanında yardımcısıyla orta yaşlı ama genç görünümlü bir kadın indi. “Kendini çok özletiyorsun!” dedi kadın. “Velis Hanım!” diye hafif bir tebessümle seslendi Paladir “Bagun’la işim biter bitmez ben de size uğrayacaktım.”. Velis Hanım iyice Paladir’e doğru yaklaştı ve “Hala değişmemişsin Paladir, hala o küçük ama hırslı çocuksun.” dedi gülümseyerek. Ve Elend’e döndü “Ah ve sanırım bu da Bagun’un bahsettiği misafirimiz! Ama yavrucuğum sen ne perişan haldesin böyle? Söyle bana bu Paladir seni toprak yollarda mı süründürdü?” diyerek sağını solunu yokladı. “Sen en iyisi Bagun’u daha fazla bekletme Paladir” dedi Velis Hanım “Ben de o sırada misafirimizle ilgilenirim.”. Paladir şöyle bir Galtoniye göz attıktan sonra “Tamam” dedi kısaca. “Harika o zaman!” dedi neşeyle Velis Hanım “Gel kızım seni biraz paklayalım.” diyerek Elend’i yanına alıp merdivenlerden yukarı çıktı.
Paladir kapıyı çalıp içeri girdi ve dört süvari yoldaşını Vali Bagun ile konuşurken buldu. “Vay vay kimleri görüyorum? Fırtına Kılıç! Hoş geldin, hoş geldin!” dedi Vali. “Hoş bulduk.” diyerek Bagun’un elini sıktı Paladir. “Biz de tam akşamki macerandan bahsediyorduk.” diye devam etti Vali “Amma sıkıntı çekmişsiniz anlaşılan.”. “Biraz öyle oldu.” dedi Paladir ve yoldaşlarına bir göz gezdirdi. Bu ufak hareketi anlayan süvariler “Bize müsaade.” diyerek odadan çıktılar. Şimdi Bagun ve Paladir odada yalnızdı. “Bana bir kız olacağını söylememiştin!” diye bağırmasını bastırmaya çalışan Paladir “Ve ayrıca neden bir kölenin peşinde Talik gibi bir adam var?”. Bu ani patlama karşısında kilolu ve orta boylu bedeniyle tezat bir şekilde aniden yerinden sıçrayan Bagun “Paladir” dedi “Bu kadar sinirlenmene gerek yok.”. “Sinirlenmeme gerek yok mu? Tabi Eldon İmparatorunun peşine adam taktığı birini resmen İmparatorun adamlarının birinden zorla almak nedir ki (!) en fazla Eldon’da idam edilirsin! Sonra Paladir sakin kalsın!”. Bu sefer daha ciddi bir ses tonuyla “Korkmana gerek yok Paladir, çünkü senide İmparator yolladı…”.
“Ah zavallı kızım, senin nasıl düştün tacirlerin ellerinde?” diye sordu Velis Hanım Elendin yeni yıkanmış saçlarını tararken. Elend, Velis hanımın ona gösterdiği odada banyoya girmiş, iyice bir yıkanmış, sonra ona verilen elbiseleri giyip Velis Hanımın yanına dönmüştü. “Tek başıma giderken yakalandım.” dedi Elend. “Ne işin vardı ki oralarda?” diye diretti Velis Hanım “Eldon’dan ne diye ayrıldın ki?”. O anda Elend bütün başından geçenleri anlatıp rahatlamak, içini dökmek istedi. Fakat içinden gelen bir his ona engel oldu ve sustu. Velis hanım misafirinin bu suskun halini görünce konuyu değiştirdi “Paladir’in seni bulması iyi oldu. Başka izciler güven bana sana bu kadar iyi davranmazlardı.”. Bu sefer Elend bir soru sordu “Paladir’i nerden tanıyorsunuz? Annesi misiniz?”. Bu soru üzerine Velis Hanım hafifçe güldü “Bilemiyorum bunu Paladir’e sormalısın. Ama sen istersen Paladir’in üvey annesiymişim gibi düşünebilirsin.” ve devam etti “Paladir başka diyardan buralara denizden gelmişti. Gemileri Güney kıyısında alabora olmuş, kurtulan tek kişi o ikisiydi.” “İki mi?” diye araya girdi Elend. “Ah tabi…” dedi Velis Hanım “Paladir ve kız kardeşi… Gemi kazasından sonra günlerce yürüyerek buraya doğru gelmişler -o zamanlar Güneydeki orman böyle kötücül ve karanlık değildi- en sonunda -yine Güneydeki- Geçit Gölünün kıyısında süvariler ikisini yorgun ve yara bere içinde buldular. Ben Paladir buraya ilk geldiğinde Kapa’nın bana bir hafta önce söylediklerini düşünüyordum. Bana ‘Sen iyi yürekli bir kadınsın Velis’ demişti ‘Ve Dünyayı iyiye yoran kahramanlar böyle iyi yüreklilerden doğar’. O zaman bu söze gülmüştüm, ciddiye almamıştım… Ama sonra… Dışarıdaki canhıraş çocuk çığırtılarını ve bizim şehirlinin yükselen seslerini işitince aşağı inmiştim ve o zaman gördüm onu: Paladir henüz çocuk yaşına rağmen daha minik bir yavrucak olan kardeşini sıkı sıkı kucaklamış kimseye el sürdürtmüyordu. Yaklaşana bilmediğimiz bir dilde -tabi çocuk olduğu için o da ne dediğini muhtemelen çok bilmiyordu- bağırıp çağırıyor, yumruk sallıyordu. En sonunda yavaşça yaklaştım ona ve gözlerine baktım. Saldırgan ve vahşi gözleri yavaş yavaş masum bir çocuğunki gibi doldu yaşardı ve en sonunda koşa koşa bacağıma sarıldı.” hikayenin bu bölümünde Velis Hanım durdu ve eski mazinin etkisiyle yaşaran gözlerini sildi. “Onu ve kardeşini yanıma aldım. Besledim, büyüttüm, dilimizi öğrettim kardeşinin adını Yitve koymuştum, ah ne kadar şirin bir kızdı! Onlara tam altı sene öz çocuklarım gibi baktım. Sonra kötü bir şey oldu, çok kötü bir şey: Yağmacılar şehri bastılar. Aslında pek çok zaman Ostard’a saldırıyorlardı ama bu sefer sayıları çok fazlaydı. Ve o… Ondan ne istediler bilmiyorum, daha küçücük bir kızdı… Onlar Yitve’yi öldürdüler. Ve işte o günden sonra Paladir eskisi gibi değildi. Tekrar onu bulduğum zamanki gibi hırslı ve saldırgan bir hale geldi. Öldürmek istiyordu, can almak, kan dökmek. En sonunda bir gün seyisin atlarından birini çalıp kaçtı. Nereye gittiğini kimse bilmiyordu ve ne bir iz ne de başka bir şey bırakmıştı. Aşağı yukarı bir yıl onu görmedim… Sonra bir gün aniden biz -Paladir öldü derken- ortaya çıktı ama artık öldürmek, kan dökmek, acı çektirmek isteyen Paladir yoktu, onun yerine olgun ve erdemli, asil bir izci vardı. O günden sonra ‘Anca fırıncının çırağı olur’ dedikleri zayıf ve güçsüz Paladir herkesin saygı duyduğu Fırtına Kılıç oluverdi…” hikayesini bitiren Velis Hanım derin bir nefes alıp verdi. “Hadi gel.” dedi Elend’e “Bagun’un yanına gidelim.”
Elend Paladir hakkında öğrendiği bunca şeyi hazmetmeye çalışarak merdivenlerden indi. Bu ufak sohbet Elend’e kısa süreliğine de olsa kendi dertlerini unutturmuştu. Konağın büyük kapısının önüne geldi ve kapıyı tıklatmak için elini kaldırdı. “…önce Davoska’ya gitmelisiniz ordan sonra Yaban Kalesi’nde tanıdıklarım var oradan Eldon’a rahatlıkla geçersiniz…” diye içeriden gelen sesi duyunca eli havada öylece durdu. ”Yaban Kalesi’nde benim de tanıdıklarım var, senden fazla hem de!” “Tamam yahu Paladir bir önemi yok bunun. İmparator sadece kızı Eldon’da istiyor…”. Elend tıpkı Çığırtkanları ilk gördüğündeki gibi -hatta daha fazla- korkuya kapıldı, “Eldon” demişlerdi “İmparator kızı Eldon’da istiyor!”. Velis Hanım Elend’in hemen arkasından “Elend… Sen iyi misin kızım?” diye seslendi. “Kaç…” “Elend…” “Eldon’dan kaçmalısın!..” “Elend?..” “SENİ İSTİYOR!” Elend bir anda çıkışa doğru koşmaya başladı. Arkasından bağıran Velis Hanım’ı duymadı bile. “KAÇ!” kafasında sadece bu söz yankılanıyordu. Eldon’a gitmeyecekti, GİDEMEZDİ!…
Share this content:



Yorum gönder