Yıldızlar Sarımsılar
Yıldızlar sarımsı ve benim de pek bir yaşama heyecanım yok, kedimin varlığı ve göğü seyretmek dışında. Ha bir de sabah gazeteleri var tabi, beni ilgilendiren kısmı çok az bir yer kaplasa da yaşı sanıyorum ki beni geçecek meşeye sırtımı dayamak, mevsim ne olursa olsun sıcacık, demli çayımdan bir yudum almak iyi geliyor. Gerçi postacı ortalarda yok üç gündür. Kendisi benden de yaşlı, seksenlerinde ve bunu kabul etmeyen bir beyefendidir. Hayır, yaşını değil; yaşlandığını kabul etmez. Bu ikisi arasında bariz ve uçuk farklar var. Böyle işte, bu fazlasıyla ağır ve kendisini yoran çalışma prensipleri yüzünden her bahar başı yataklara düşüyor. İlk gün “İyileşirim.” diyor, ikincisinde yarına bir şeyi kalmayacağına dair benzer bir avunma. Üçüncü gün? Nihayet ikna oluyor hekime görünmeye fakat bunun tek sebebi eski dostuyla bir hasbihal etmek. Biricik yoldaşı pek de sohbet etmek ister gibi değil, azarlıyor onu. Üç gün müşahede altında tutacaklar, sonra gidebilir. Bu da demek oluyor ki üç gün daha habersiz kalacağım eşimden ve oğlumdan. Gerçi postacı umutlanmamam konusunda uyarıyor beni. Umut da neymiş? Durumun iç açıcı olmadığının farkında olanlardan biriyim…
Yıldızların bu gece sarı, sarımsı olduklarını söylemiş miydim? Açıkçası ay başrolü üstlenmiş ve de itiraz edilmemiş buna fakat bir başrol için fazla utangaç kendileri, bulutlarla örtünmüşler. Hafif fakat ürpermeme sebep olacak cinsten birkaç nefes rüzgâr çarpıyor yüzüme; çayımdan bir yudum alıyorum, elimdeki kitap -isme gerek yok- tam bir trajedi. Şükretmem gerekiyor sanırım, durumum sevgili Andreyev kadar feci de olabilirdi. Yedinci parça… Vicdansızlık, kanunsuzluk bu. Kızıl Haç’a tüm dünya saygı gösterir, trenin asker değil, zararsız yaralıları taşıdığını görüyorlardı ve raylara mayın döşendiğini söylemeliydiler. Bahtsızlar, tam da evin hayalini kurmaya başlamışken… Sekizinci parça, sayfa 33 diye geçiriyorum içimden; uyuyana kadar tekrar ediyorum bunu ama muhtemelen kitabı tekrar elime aldığımda kaldığım yeri bulmak için oraya kadar tekrar okuyacağım.
Kitabı tekrar alıyorum elime, sırtım ağrıyor bugün; salonda kanepede oturuyorum. Doğaysa bunu fırsat bilmiş, insanlar –iki erkek çocuğu ve bir hanımefendi- bu muhteşem havanın tadını çıkarıyorlar kireç gibi kederli yüzleriyle. İçimde bir ağırlık var. Yoğun, tatsız ve şu an aklıma gelmeyen, adını tam çıkaramadığım bir şey gibi kokan… Kapı çalınıyor, mecburen kalkıyorum ve karşılıyorum kendilerini. Postacı dostum yine her zamanki- çoğu zaman aslında, şu an anlatacak takatim olmadığı için bu kullanımı açıklayamıyorum, yaşlılık işte- aynı yorgunluğu fakat buna rağmen canlı gülümsemesiyle bana bakıyor.
Okuma gözlüklerimi arıyorum, gözlerim sanacağınızın aksine fazlasıyla iyi görünüyor. Titreyen ellerim… Bütün bu rezaletin sebebi onlar. Gözlüklerim numarasız fakat yemin edebilirim ki onlarla görüşüm netleşiyor. Haberler şaşılır değil, bende farklı bir heyecan uyandırmıyor. Bilinen şeyler işte: Büyük kayıplar varmış. Dipnot olarak sonradan eklemiş olacaklar herhalde, yoksa neden okuyamayayım. Aslında kâğıt ıslanmış da değil. Gözlerim buğulanmış, mevsim geçişlerinden.
Share this content:



Yorum gönder